2019’a Christie ve Doyle’dan sonra bir daha yüzüne bakmayacağımı düşündüğüm, polisiye-gerilim türünde bir kitapla başlamış bulundum. Uçaktaki yerimi almam ve kalkış arasında, tamamen tesadüfi bir şekilde iBooks’ta gözüme çarpmasıyla okumaya başladığım bir kitap bu aslında, Deon Meyer’i daha önce duymamıştım ve kitabın sonunu getirebileceğimden bile emin değildim başlamadan önce. Ancak ilk birkaç sayfa on yargılarımı kırmayı ve beni bu kitaba bir şans vermeye ikna etmeyi başardı.
Kitabın baş kahramanları okumaya, izlemeye alışık olduğumuz, klişe karakterler aslında: Dedektif Benny Griessel, eskort Christine van Rooyen, ve eski asker Thobela Mpayipheli. Benny Griessel, defalarca bırakmayı denemiş ancak başaramamış bir alkolik. Alkolizm hem aile hayatını, hem de kariyerini ciddi biçimde etkilemeye başlamış, eşinin rest çekmesiyle bu sefer bırakmaya kararlı. Yoksunluk semptomlarıyla baş ederken, bir yandan da Cape Town’a musallat olan seri katil ‘Artemis’ ve beraberinde getirdiği politik çekişmelerle boğuşuyor. Christine van Rooyen, muhafazakar bir ailede, babasının baskısı altında büyümüş, seks işçiliği yapan bir kadın. Thobela Mpayipheli ise tetikçilik yapmış, ancak o günleri arkasında bırakmakta kararlı bir eski asker. Deon Meyer, bir ana karakterin penceresinden diğerine kimi zaman kaotik geçişlerle atlayarak olay örgüsünü sürükleyici bir şekilde sunmuş ve basmakalıp karakterlere rağmen okumaya değecek bir atmosfer yaratmayı başarmış.
Kitapta beni etkileyen karakter çözümlemelerinden ziyade Güney Afrikalı yazarın, o coğrafyadaki geniş kültürel yelpazeyi ve sosyal sorunları başarılı bir şekilde yansıtabilmesi oldu.
Zaman zaman okumayı bırakıp, durumun kurgu dışındaki ehemmiyetini, gerçekselliğini kavrayabilmek adına
Wikipedia’ya, haber sitelerine sarıldım. Güney Afrika hakkında neredeyse hiçbir bilgiye sahip olmadığımı bu kitap sayesinde fark ettim ve ziyadesiyle farklı ancak bir o kadar da Türkiye’yle benzer sarmallara, düğümlere sahip bir kültürle tanışmama vesile oldu Şeytan Tepesi.
Kitap, Güney Afrika’da önemli bir sorun olan çocuk cinayetleri ve çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları üzerinden oluşturuyor ana kurgusunu. Çocuklara yönelik gerek cinsel, gerek fiziksel şiddetin ekseriyetle rapor edilmediğini, rapor edildiğinde ise adalet mekanizmalarının suçlulara gerekli cezayı vermede yetersiz kaldığını, pek çok suçlunun kefaletle serbest bırakıldığını gözler önüne seriyor. Halkın ezici çoğunluğu bu adaletsizliğe tepki olarak kamuoyu yoklamalarında 1995’te yürürlükten
kaldırılan idam cezasının geri getirilmesini desteklediğini belirtiyor. Son zamanlarda Türkiye’de de artış gösteren benzer vakalar ve yükselen idam çığlıklarını düşünürsek anlatılan atmosfere iç gıdıklayıcı biçimde aşina olduğumuzu düşünüyorum. İki benzer vakanın birbirinden çok farklı iki
kültürde aynı tepkileri doğurması; sanırım kitabı benim için ilgi çekici yapan, en çarpıcı kısım buydu.
Böyle bir ortamda, bir yasa dışı kanun infazcısı hak ettikleri cezayı almayan katil ve tecavüzcülerin
peşine düşüyor kitapta, ve okuyucuya içten içe suçun savunulabilirliğini sorgulatıyor.
İyi okumalar.
Bir yanıt yazın