İnsan kendini nasıl ifade eder? Konuşmak mıdır tek çaresi? Yazmak, şarkı söylemek, belki bir film çekmek, resim yapmak, bir tiyatro oyunu sergilemek, rüyalarını heykele çevirmek, düşüncelerini dansa dökmek yeter mi insana? İnsanın kendini anlatma derdi hiç bitmez, bir omuz bulmak ve ona yaslanmak derdini anlatma biçimi midir yoksa sadece kendini mi anlamaya çalışır insan kendini anlatmak isterken.
Yürümek bir ifade biçimi olabilir mi?
İki ayağımızı en çok ne zaman kullanırız, bir yere varmaya çalışırken mi, kırıp otururken mi, saatlerce dikilip aynı yerde dururken mi, koşarken mi.
Sadece bir yere varmadan yürüyemez mi insan? Belki de yürür.
Bazı günler işten döndüğümde içimde bitmek bilmeyen bir yürüme isteği oluyor. Yolu uzatıyorum, değiştiriyorum. Biraz bekliyorum, sonra sağa döneceğime sola dönüyorum. Adımları yavaşlatıyor, yolu uzatıyorum. Çünkü bu isteği durdurmanın başka çaresi yok. Yürüme isteği.
Yürümeyi sevenlerin gideceği bir yer bulmasına gerek yok. Hareket etmek, bu hareketi bir amaca, bir zamana sıkıştırmayı sevmeden sadece ayakları yorgun düşüne, bedeni dur diyene kadar yürümeyi seven insanlar var. Biri de benim. Bir de o çok sevdiğimiz kahramanların yürüme hikayeleri var.
İşte bu kitapta bu hikayelerden bir kaçını dinliyoruz “Yürümenin Felsefesi”.
Fransız yazar Frederic Gros kitabına “Yürümek spor değildir” diye başlar ve “Yürümek öncelikle erteleme özgürlüğü sunar” diye devam eder.
Kimseyle rekabet etmezsiniz, kronometreniz yoktur, yarış yoktur, sizi kısıtlayan, alıkoyan, durduran bir şey yoktur. Üstelik iki ayaktan ötesine de gerek duymazsınız.
Gros, Nietzsche’nin, Rousseau’nun, Rimbaud, Kant’ın yaşam hikayelerine dokunuyor. Onların yürüyüşün hayatlarında nasıl büyük yer kapladığından örnekler veriyor.
Onların yazma özgürlüklerinin temel taşı; yürümek. Adım atmadan havalandırmıyorlar içlerindeki odaları. Ömürlerini masa başında, kapalı bir odada saatlerini harcadığını düşündüğümüz bu insanlar cümlelerini yazmaya ıssız dağ yollarında, patikalarda uzun yürüyüşlerde başlıyorlar.
Rousseau’nun düşüncelerinden örnek veriyor yazar;
“Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kırlardır. Masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. Çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana, yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.”
Yürüyüşlerin en büyük etkisi belki de tüm “gereklilikleri” ortadan kaldırmak, özgür alan yaratmak ve aklın kilitlerini açmaktır.
Canım sıkkınken içimden yürümek gelir,
Neşeyle doluyken yürümek gelir,
Yarınlar için heyecanlanırken yürümek gelir,
Geçmişte boğulurken yürümek gelir.
Ya da hiçbir şey yapmadan beklerken.
Ve bunu en çok saatlerce otururken anlayabilirim.
Neden? İşte kitaptan tatlı bir alıntıyla cevabı;
“Yürümek söylenti ve yakınmaları aniden susturur; içimizde durmadan başkalarını eleştiren, kendini değerlendiren, yorumlayan, izaha yeltenen sonu gelmez gevezeliği keser. Yürümek kuyruk acılarını, ahmakça tatminleri, kolayca alınmış hayali intikamları açığa çıkaran kendi kendine konuşmaları bitirir. Bir dağa bakarken, büyük ağaçların arasında yürürken şöyle düşünürsünüz: Buradalar işte. Buradalar, hem de benim için değil, zaten buradaydılar. Benden önce de varlardı, benden sonra da olacaklar.
Yeni yıl bol bol yürüyüşler yapacağımız, bol kitaplı bir yıl olsun.
İyi okumalar,
Bir yanıt yazın